ADALETİN BU MU DÜNYA?

Adalet Psikolojisi

Genel anlamıyla; ödüllendirme veya cezalandırma yoluyla haklının haksızdan, suçlunun suçsuzdan ayırt edilmesi demektir. Bu anlamda hem bir durumu hem de insanların davranışlarını tanımladığı için ahlak ve din kurallarıyla da ilişkilidir. Adalet bir kavram olarak insan davranışlarını ahlak açısından inceleyen ve eleştiren bir düşünceyi de içermektedir.

Adalet: Her şeyi olması gereken yere koymak, olması gerektiği gibi kullanmak… Birisine ya da bir şeye hakkını vermek, hakkı gözetmek, yerine getirmek, doğruluk… Herkese ya da her şeye lâyık olduğu şekilde davranmak… Yönetimi veya emri altında bulunanlara karşı adil, insaflı, merhametli olmak…

Adalet, insanlar arasında hiçbir ayrım yapmadan hükmetmeyi, insanların hakkını korumayı, zulme asla rıza göstermemeyi, zalime karşı mazlumdan yana tavır almayı, ihtiyaç içinde olanlara yardım eli uzatmayı içerir. Bu yönüyle adalet, bir karar vermek gerektiğinde tarafların hakkını korumayı, olayları çok yönlü değerlendirmeyi, ön yargısız düşünmeyi, tarafsızlığı, hakkaniyeti, dürüstlüğü, hoşgörüyü, özellikle de merhameti ve şefkati gerektirir. Bunlardan birinin eksikliğinde ya da birinin ağır basmasında adaletli olmak zorlaşır. Örneğin mutedil olmayan, heyecanına ve hislerine kapılan bir insan sağlıklı karar veremeyecek,  duygularının etkisinde kalacaktır. Oysa adalet sahibi bir kişi tüm kişisel duygu ve düşüncelerini bir tarafa bırakmayı, kendisinden yardım talep eden taraftara hakkaniyet ölçüleri ile davranmayı ilke edinecektir. Adil kişi, kendisine bir zarar gelecek olsa dahi, hak kimden yanaysa, hakkın/haklılığın gereğini yerine getirendir.

Sosyal adalet, herkesin bilgisi, kabiliyeti ve gördüğü iş nispetinde hakkını almasıdır. Sosyal adaletin varlığı hoşgörü,   barış ve huzuru hayatımıza katar. İnsan doğumuyla beraber ölümüne kadar taşıyacağı hakları beraberinde getirir. İnsanın temel haklarından birisi de kanun önünde eşitliktir. Hukukî anlamda adalet, kanunların dil, ırk, etnik köken gözetilmeden, tüm insanlar arasında eşit olarak uygulanmasıyla hayat bulur. Hukukî adalet anlayışı, hiçbir farklılık gözetmeden tüm insanları kuşatan, insanlar arasındaki dil, din, ırk gibi tüm ayrılıklara rağmen, imkânları hakka uygun bir biçimde paylaştıran, gücün değil hakkın üstün olduğu bir dünya oluşturmayı hedefleyen bir adalet anlayışıdır.

Kutsal kitaplarda adil (adaletli) olmaya ve yöneticilerin adil karar vermelerine ilişkin bölümler vardır. Üstelik ilk çağlardan bu yana düşünürlerin en çok ilgilendiği kavramlardan biri adalet olmuştur. Söz gelimi Platon adaleti en yüce erdemlerden biri insanın ve devletin temel davranış kuralı olarak tanımlamıştır. Aristo da eşitlik kavramından yola çıkarak bir hukuk düzeninin güçsüzleri koruduğu ölçüde adaletli olabileceğini ileri sürmüştür. 18.yy. ın aydınlanma çağı düşünürleri ise “doğal hukuk” kavramına yer vererek hukuka ve hukuksal eşitliğe uygunluğu adalet için yeterli saymışlardır.

Çocuğa küçük yaşlarda din eğitimi verilip verilmeyeceği, eğitimciler ve psikologlar arasında hep tartışma konusu olmuştur. Bazı eğitimciler, dinî konuların sübjektif (soyut) kavramlar içerdiğini, bilişsel (cognitive) gelişim kuramına göre çocuklarda zihinsel kapasite henüz tam gelişmediğinden, verilen bilgileri anlayamayacağını, kafasının karışacağını iddia etmektedirler. Bilişsel gelişim kuramına göre çocuklar, zihinsel olarak şu aşamalardan geçerler: Duyusal-hareket dönemi (doğumdan iki yaşın sonuna kadar), işlem öncesi dönem (üç yaşından yedi yaşına kadar), somut işlemler dönemi (sekiz yaşından on bir yaşına kadar), soyut işlemler dönemi (on iki yaşından ergenliğe kadar). Bu eğitimciler, soyut işlemler dönemine kadar çocukta; algılama, bellek, muhakeme, düşünme ve kavrama gibi zihinsel yetenekler gelişmediğinden, on iki yaşına kadar din eğitimi vermenin doğru olmayacağı kanaatindedirler.

Çocuklara küçük yaşlarda din eğitimi vermenin karşısında olan eğitimcilerin, öğrenme psikolojisi konusunda gözden kaçırdığı bazı gerçekleri burada dile getirmek istiyoruz: Evvela öğrenme sadece zihinsel işlemlerden ibaret değildir. Embriyoloji (ana rahmindeki cenin) üzerinde yapılan son araştırmalar, öğrenmenin anne karnında başladığını, ana rahmindeki bebeğin embriyo ve fetus evrelerinde annenin ruhsal durumundan haberdar olduğunu ve bundan etkilendiğini, sevildiğini ve istendiğini hissettiğini göstermektedir. Eğer anne, kazara hamile kalmış, bebeğini istemiyor, doğurup doğurmamakta tereddüt gösteriyor ise; ana rahmindeki bebek, bunu hissetmekte, mutsuz olmakta, ruhsal yönden çöküntüye uğramaktadır.

Bebek doğduktan sonra, fiziksel ve ruhsal yönden sağlıklı bir gelişme gösterebilmesi için annenin; titiz bakımına, ilgisine, korumasına, sevgisine ve şefkatine muhtaçtır. Anne, bebeğini emzirirken, bakımını ve temizliğini yaparken istekli davranır, onu okşar, yanağına sevgi öpücükleri kondurursa; uyuturken şefkat dolu sesiyle ninniler söylerse, bebek kendisini mutlu ve güvende hissedecektir. Sevgi ve güven duygusu bebeğe yaşama isteği kazandırır. Kuşdiliyle cıvıldayarak annesinin sevgisine karşılık verir. Anne ile bebek arasındaki bu duygusal iletişim, onun öğrenmekte olduğunu gösterir.

İslam geleneğinde bebek doğduğu zaman kulağına ezan okunması, isim verilmesi, bir din büyüğünün veya takva sahibi bir aile büyüğünün kucağına verilip dua ettirilmesi, ona değer verildiğini göstermektedir. Evde sesli Kur’an okunması, dua edilmesi, ilahiler ve dini muhtevalı ninniler söylenmesi, bebeğin hafızasında ve şuur altında derin izler bırakacaktır.

Deneme-yanılmadan sonra en etkili öğrenme aracı taklittir. Bebek, anne ve babadan gördüğü bir davranış örneğini takip ve kopya ederek o davranışı pekiştirir. İlk aylarda bebek, refleks olarak elini açıp kapatabilir. Bu, öğrenilmiş bir davranış değildir. Ancak anne, “Gel babası, gel babası!” diyerek elini açıp kapatırsa, bebek de ona bakarak aynı hareketi tekrarlar. Daha sonra anne elini açıp kapamadan, “Gel babası, gel babası!” dediği zaman bebek elini açıp kapatmaya başlar. Buradaki el açıp kapama hareketi refleks olmaktan çıkmış, taklit yoluyla öğrenilen bir davranış olmuştur. Bebekler, ellerini kafalarına götürerek, “Bay bay, güle güle!” demeyi de aynı yolla öğrenirler. Çocuk ayağa kalkıp konuşmaya başladıktan sonra, oyun ve taklit yoluyla öğrenme daha etkili olmaya başlar. Anne ve babadan gördüklerini tekrarlayarak yeni davranışlar kazanır. Eğer anne-baba, namaz kılan dindar insanlar ise, çocuk onların yanında namaza durur, aynı davranışları taklit etmeye çalışır.

Çocuğun, kendisini doğru yönde taklit edeceği ve özdeşleşeceği ideal bir modele ihtiyacı vardır. Erkek çocuğu için en ideal model, baba, kız çocuğu için annedir. Anne ve babanın dindar oluşu; ahlak, estetik, adalet ve fazilet gibi duygular taşıması ve bunların davranışlarına yansıması, taklit yoluyla da olsa, çocuğun dindar bir kişilik kazanmasını kolaylaştıracaktır. Baba ile ilk camiye gidiş, ilk oruca kalkış, orucunu para ile satış, ilk teravih namazına gidiş, namazda birbirlerini güldürmeler, bu yüzden büyüklerden uyarı almalar, yetişkinlerin unutamadıkları çocukluk anıları arasında yerini hep korumuştur. Bütün bunlar öğrenme değildir de nedir? Çocuk, izlediği bir çizgi filmde veya okuduğu bir hikâyede, kahramana özenir, onun gibi güçlü ve bilgili olmak, onun gibi başarılı ve hayırlı işler yapmak ister. Bu yüzden çocuğa iyi örnek olacak çizgi filmleri, hikâyeler ve masallar seçmeliyiz. Çalışkanlık, dürüstlük, yardımlaşma, sır saklama, ahde vefa, arkadaşlık, sabır-sebat, adalet gibi evrensel doğruları içeren çocuk klasiklerinin eğitici yönü oldukça güçlüdür. Yemeklerden sonra, arabaya binerken, birini uğurlarken, evden ayrılırken, yatağa yattığımızda veya işlerimiz zora girdiğinde, bir sıkıntıya düştüğümüzde sesli olarak dua ettiğimiz zaman çocuğumuz bunu duyacak, Allah’ın gücüne ve korumasına sığındığımızı görecektir.

 

Sefa İle…

Doç. Dr. Yener ÖZEN